İyi hissetmenin kılcal damarlarından birinin hareket hâlinde olmak olduğunu düşünüyorum. Bile isteye konfor alanından çıkmasan dahi vücudunu, zihnini ve ruhunu kıpır kıpır edecek sesler, görüntüler, aktiviteler vardır elbette. Ne zaman kendimi böyle bir hâlin içinde bulsam, bana ne olursa olsun, ben var oldukça sönmeyecek o alevi, kıpırdayan umudumun ışığını ararım. Perilere inanmak kadar çocukça görülebilecek bu umut, her şeyi değiştirebileceğine dair ışıltılı bir büyüyle beni her defasında harekete geçirir.

Hatırlıyorum da, 2023’ün Ocak ayında Çukurova Üniversitesi İç Mimarlık bölümünden mezun olmamla birlikte, tasarımın farklı alanlarına tutunarak başladığım stajlar beni bir anda çalışma hayatının içine atmıştı. Bu hızlı ve ani geçiş, mükemmeliyetçi yapımla birleşince beni bir işkoliğe dönüştürdü. Uzun bir süre boyunca konforun, dinginliğin ve sakin bir zihinle uzanıp dinlenmenin nasıl bir his olduğunu neredeyse unuttum. Hissetmenizi hiç dilemeyeceğim bir bıkkınlık, sanki üzerime ıslak bir battaniye bırakılmışçasına çöken bir yorgunluk vardı zihnimde.

Hayal gücünün bu tür acı yardım çağrılarına yanıt vermesi, sürpriz doğum günü partindeyken herkesin aynı anda konfeti patlatması gibi bir olay. BAM diye, ne olduğunu anlayamadan üzerine renkli, parlak mini kâğıtlar uçuşuyor, ortalık dağılıyor. Önemli değil o anda, çünkü her şey oldukça şeker ve havalı duruyor; birkaç saniye içerisinde duyguların ve etrafın boyutu değişiyor. Ellerimle bir şey üretmeye başlarken zihnimde konfetiler patlıyor.
Bir bir kesilmiş kâğıt dörtgenler, bizlerin onları yaşama çağırması için bir çağrıda bulunuyor. Uzun ve keyifsiz bekleyişin ardından bir arkadaşının onu giydirmesini, ona hep istediği yeni bir görünüm vermesini istiyor; değişik taklalar atıp kendi topluluğuna değer veren biri olmak istiyor… Ya da umrunda değil! Yazarken kâğıdı, eski Microsoft ataçı gibi gözleri ve gülücüğüyle gerçekten jimnastik salonunda iplerden sallanıp takla atarken, saçlarını boyarken hayal ettim.

El çalışır, akıl çalışır; mutluluk ve neşe motorları devirlenir, etrafa gürültüyle ışık saçmaya başlar. Nerede hareket, orada bereket. Benim motorum gülücük, yaratıcılık, merak ve heyecanla çalışıyor; orası kesin!
Son zamanlarda gerçek bir roller coaster sürüşündeyim. Paso aşağı inip yukarı savruluyor gibi hissettiğim için, yaşadığım bu ekstrem hareketleri günlük yapabileceğim, sürdürülebilir bir yaratıcılık hâlinde yaşayabileceğim bir senaryo nasıl olur diye kafamda yazıyordum.
Yaratıcılık üzerine bilinen kitaplardan biri olan Rick Rubin’in yazdığı Yaratıcı Eylem‘i karıştırırken diğer kelimelerin arasında öne çıkan bir paragraf oldu:
“Disiplin özgürlük eksikliği değil, zamanla uyumlu bir ilişki kurmaktır. Gündelik işlerinizi orduya yaraşır bir disiplin içinde ele almak sanatsal faaliyetleriniz çerçevesinde çocuksu bir özgürlük sağlar.”

Yapım gereği, küçüklükten beri bireysel sporlar ve uzunca süren voleybolculuk geçmişimden de kaynaklandığını düşündüğüm disiplin, benim için her zaman motivasyondan önde olmuştur. Kontrolüm altında tutabileceğim şeyin boş zamanlarda yaptığım ve yapmadığım şeyler olduğunu düşünerek, disiplin kelimesinin gri ve beton hissini Defne disiplinine çevirdim; fosforlu pembe, sarı ve turkuaz renkte çelik ve betondan bir pavilion!

Önemli olan, sizi dinamik hissettirebilen, arada eğlendiren, yeni olasılıklar için açıklıklar bırakabileceğiniz bir strüktür. İçinde bulunduğunuz yapı taşlarınız sağlam ve iyi hissettiriyorsa belki de tek gereken üzerine pul, sim serpmek. Her insan sabaha karşı uyanmak, boş vaktinde bir aktivite için koşturmak veya üretmek istemeyebilir.
Dert değil; motor her zaman çalışırsa soğuyamaz.

Zaman zaman kendimi bitik enerjide ve tıkanmış hissettiğimde, sebebini bile bilmeden aklıma uydurma fikirler gelir. Denk geldikçe aslında bu yaratıcılık akışının hiçbir zaman durmadığını düşünmeye başladım; üretken enerjinin kaynağı resmen kurumuyor. Geldikçe geliyor, verdikçe veriyor.
Var olan bolluk önümüzde akarken, “şimdi değil, başka zaman” düşüncesindense “sanırım istiyorum, deneyeceğim” baloncuklarıyla fokurdamalı. Etrafta durmamızı sağlayacak engeller ne yazık ki fazlasıyla varken, biz de kendi kendimizin önüne bir set daha çekip geçmeyelim.
Doğrudur ki, plan-program eşliğinde çıkılan yol, ilerideki öngörülemeyen engellere karşı bizi güvende tutar. Yaşadıkça anladığın, gördüğün, sezilerini dinleyerek ilerlediğin bir deneyim, senin yerine önceden anlatılsaydı aynı şüpheyi, heyecanı, kırgınlığı ya da şaşkınlığı hissettirebilir miydi?

Buna benzer durumların bazılarını belki birilerimiz deneyimledik ya da farklı bir biçimde bunları yaşadık: okulda kitapların ertesi güne kaplı gitmesi gerekirken söylemediğin için evde kaplayacak bir şey olmadığında, matematik ödevini çözerken ağladığında, fırındakini unuttuğunda, final tesliminin gecesi maket kartonun yetmediğinde, yağmurlu bir günde evde şalterler attığında, kilotlu çorabının söküldüğünü gördüğünde, cüzdanında kimliğini göremediğinde, buzluktan çıkarılması gerektiğini unuttuğunda… Çekirdek anı, “unutulmaz hatıra” deseler gerek…
Duygusal varlıklarız; çoğumuzun hayata bağlandığı taraf da tam olarak burası. O “şey” her ne ise, korkutsa da, stres yaratsa da çözülmedikçe başka bir zamanda, başka bir biçimde yeniden karşımıza çıkar. Bir aşama, bir düğüm ya da içinden geçilmemiş bir orman gibi…

E şimdi, bu yolculuğun sonunda anlatacağımız “Ya bize denk gele gele de bu oldu. Nasıl da atlatmıştık bu işi, bir yol bulup böyle karar vermiştik…” hikâyeler nasıl birikecek? Hayatla cilveleşirken aranızda olanları duymak isteyecek bir sürü insan, bir sürü yaşam var.
Her ihtimali önceden hesapladığın bir yolculuk, konfeti dolu sürprizlerinin ağzını tıkar, merak ışığını söndürür.
Merak ve sevgiyle,
Defne


