ilham veren yolculuk...

Fistanlı Teyzeler, Ojeler ve Piercingler: Rojbin Ekinci

Kuşak çatışmalarının en tanıdık ve mizahi anlarından bugünün, geçmişin köklerini modern ritimlerle zamansızlaştıran, üretimlerine uzanan bir dünyaya adım atıyoruz: Rojbin için yaratıcılık; kadın kimliğini tek bir kalıba sığdıran dogmaları kırma, didaktik olanın ağırlığından sıyrılıp kendi içindeki o üreten, düşünen özneyle dürüstçe yüzleşme biçimi. Fistanlı teyzelerin yoga matlarına mühürlendiği bu canlı renkli evreni; kadınca diyalogların hafifliğini, hazırcevaplığın iyileştirici gücünü ve baskı hisseden tüm kadınlara fısıldadığı o “kendine bir alan aç” cesaretini konuştuk.

Bu dünyayı daha yakından tanımak için Rojbin Ekinci’le sohbetimiz:

1. Senin hikayen nerede ve nasıl başladı? Kendini ve bu tarzını tam olarak bulduğun o kırılma anı neydi?

Resim yolculuğum çocukluk yıllarıma uzanıyor; tam olarak kaç yaşında başladığımı hatırlamasam da kendimi bildim bileli gelecekte resimle şekillenen bir yolum olsun istiyordum.

Benim asıl kırılma noktam ise annemle yaşadığımız o tatlı ama derin kuşak çatışması oldu. O, kadının rollerinin ev ve aileyle sınırlandığı bir toplumda büyüdü; ben ise eğitim hakkı ve ekonomik özgürlüğü olan bir gencim. Aynı kökten geliyoruz ama dünyaya bakışımız çok farklı. Aramızdaki bu çatışmalar aslında çok mizahi anlar doğuruyor. Örneğin annem piercingimi veya ojemi eleştirdiğinde, ben de tablomdaki o fistanlı teyzeleri uzun ojeli tırnaklarla ya da piercinglerle resmederek bu eleştirilere muzip bir yanıt veriyordum.

Ancak bu mizahın arkasında daha derin bir farkındalık vardı: Annem, başörtülü bir kadın ama aynı zamanda ev içi emeğin görünmezliğini veya toplumsal dogmaları açıkça eleştiren çok güçlü bir feminist reflekse sahip. Onun bu iki yönlü duruşu bana şu soruyu sordurdu: “Eğer bu kadınların eğitim hakları ve ekonomik özgürlükleri olsaydı, bugün kim olurlardı?” İşte benim tarzım, bu sorunun peşinden giderek o kadınları sınırlandırıldıkları alanlardan çıkarıp modern, aktif ve düşünen birer özne olarak tuvale taşıma arzusuyla doğdu. Bu süreç beni hiç fark etmeden bugünkü tarzıma ulaştırdı.

2. Çizdiğin bu ikonik kadınlar aslında kimler? Kendi çocukluğundan, ailenden figürler mi yoksa tamamen kolektif bir hafızanın ürünü mü?

Aslında her ikisi de iç içe geçmiş durumda. Resimlerimde tekrar eden o merkezdeki kadın figürü doğrudan annem, çevresindeki detaylar ise benim hayatım. Ama bu sadece kişisel bir anne-kız hikayesi değil; figürlerin yüzünde, fistanında ya da geleneksel dövmelerinde bu coğrafyanın kolektif hafızası var.

Benim çizdiğim kadınlar, dışarıdaki o sessizlik algısını kendi aralarında mizahla ve zekayla darmadağın eden kadınlar. Mesela bir aile buluşmasında babam uzun uzun konuşurken annemin birden dönüp, “Sus, çok konuşuyorsun. Biraz da kadınlar konuşsun,” diyerek kendi alanını açması tam da o tablolarımdaki kadınların ruhu. Ya da annemle teyzem bir taziyeye gidiyorlar, kadınların olduğu bölümde bir kadın kendince vaazlar vermeye başlıyor. “Tuvaletten çıkınca önce sağa sonra sola bismillah demeniz gerekiyor” diyor. Annem sebebini soruyor, kadında “Çünkü melekler orada” diyor. Annem sorgulayıcı bir şekilde “Meleklerin tuvaletin kapısında ne işi var” deyince, teyzem de “Herhalde bize kolonya ikram edecekler” diye espri yapıyor.

İşte bu hazırcevaplık, bu mizah benim ikonik kadınlarımı oluşturuyor. Annemin piercingimi veya ojemi eleştirdiği o tatlı kuşak çatışmalarını da bu dille harmanlıyorum; tablomdaki o fistanlı teyzeleri uzun ojelerle, piercinglerle çizerek onlara hak ettikleri o muzip ve sorgulayan alanı teslim ediyorum.

3. Karakterlerini yoga yaparken, disko topu altında veya Central Perk’te kahve içerken görüyoruz. Onlara bu “eğlenme ve anı yaşama” özgürlüğünü teslim etmek senin için ne ifade ediyor?

Toplumda muhafazakar ya da yaşlı kadınları hep çok pasif, sadece fedakarlık üzerinden tanımlanan, ev işi yapan figürler olarak görmeye çok alışkınız. Ben bu kalıpları biraz esnetmek istedim. Onları bir müzede modern sanatı incelerken ya da yoga yaparken çizmek, onlara o özgür alanı ve hayatın tadını çıkarma hakkını sanatsal olarak iade etmek gibi. Bunu sert bir sloganla değil; renklerle, neşeyle ve tatlı bir ironiyle yapmak bana çok daha doğru geliyor.

4. Çalışmalarında inanılmaz canlı bir renk paleti ve yoğun desenler var. Bu yüksek enerjili görsel dil, senin kendi iç dünyanı ve üretim sürecini nasıl besliyor?

Kadınların maruz bırakıldığı eşitsizlikleri, ev içi emeğin görünmezliğini veya kuşakların üzerindeki o patriyarkal baskıyı anlatırken kasvetli bir dil seçmek istemedim. Canlı renk paleti ve yoğun desenler, bu gerilimi yumuşatmadan ama didaktikleşmeden aktarmamı sağlıyor. Renklerin tezatlığı ve desenler, aslında kadın kimliğinin tek bir kalıba sığmadığını, ne kadar renkli ve hareketli olduğunu simgeliyor. Tuvalin karşısına geçtiğimde o renkler bana büyük bir keyif ve enerji veriyor.

5. Yaratıcı süreçte seni en çok ne besler?

Gündelik hayatın içindeki o çok sıradan ama bir o kadar da özel anlar. Kadınların günlük hayattaki diyalogları, komik çıkışları, sokaktaki duruşları ve elbette benden önceki kuşaktan teyzelerin biz gençlere yönelik o tatlı sert eleştirileri… Bir teyzenin modern dünyayla kurduğu o meraklı ilişki veya annemin mutfaktaki bir söylenmesi benim en büyük esin kaynağım. Hayatın tam içindeki o samimi, kadınca anlar beni besliyor.

6. Eserlerini gören bir kadının günün sonunda içinden ne geçirmesini, kendine dair nasıl bir keşif yapmasını istersin?

Toplumun ona dayattığı rollerin çok daha ötesinde; üreten, düşünen, arzulayan ve talep eden bir özne olduğunu hatırlamasını isterim.

7. Eğer sanatçı olmasaydın, içindeki bu yaratma ve anlatma enerjisini sence hangi meslekle ya da yolla dışarı vururdun?

Muhtemelen yine insanı, toplumu ve özellikle kadın hikayelerini merkeze alan bir yol seçerdim. Belki bir sinemacı ya da video art sanatçısı olurdum.

8. Resimlerindeki bu canlı dünyayı düşünürsek; Rojbin bir renk, bir koku ya da bir şarkı olsa hangisi olurdu?

Renk: Kesinlikle tablolarımda da sıkça kullandığım, sıcaklığı ve yaydığı güçlü enerjiyi simgeleyen canlı bir kırmızı olurdum.

Koku: Lilyum kokusu olurdu.

Şarkı: Tame Impala’dan “New Person, Same Old Mistakes” olurdum. Kevin Parker’ın o 70’ler sound’unu günümüze taşıyan tarzı ve şarkı sözleri beni çok etkiliyor. Hem geçmişin köklerini barındıran hem de bugünün modern ritmiyle zamansızlaşan bir şey.

9. Bu özgürleşmiş ve tabuları yıkan kadın imgelerinin, özellikle benzer kültürel arka planlardan gelen kadınlara nasıl bir alan açmasını veya ne fısıldamasını umuyorsun?

Benzer muhafazakar veya geleneksel arka planlardan gelen kadınlar üzerlerinde çok katmanlı bir baskı hissediyorlar. Resimlerimdeki o fistanlı, deqli ama aynı zamanda modern dünyanın tam ortasında teyzelere bir alan açmak istiyorum. Onlara fısıldamak istediğim şey şu: Tabuları yıkmanın kasvetli bir savaş olmak zorunda olmadığını, bunu neşeyle, renklerle ve kahkahalarla da yapabileceğimizi bilsinler istiyorum.

Leave A Comment