Çocukluğun o sınırsız oturma odası duvarlarından bugünün analog ve dijital arasında köprü kuran üretimlerine uzanan bir dünyaya adım atıyoruz: Serra Utkum İkiz için yaratıcılık; yetişkinliğin öngörülebilir rutinlerini kırma, dijitalin hız treninden inip kendi iç sesiyle dürüstçe yüzleşme biçimi. Kelimelerin çizgilere mühürlendiği bu yosun yeşili evreni; kolektif üretimin hafifliğini, hatanın iyileştirici gücünü ve üretmek isteyen tüm kadınlara fısıldadığı o “sadece dene” cesaretini konuştuk.
Bu dünyayı daha yakından tanımak için Serra Utkum İkiz’le sohbetimiz:

1. Her şey ilk nerede başladı; eline kalem aldığın o çocukluk anında mı, yoksa “benim dilim bu” dediğin bir kırılma noktası oldu mu?
Kendimi bildim bileli elimde hep bir boya, bir kalem var; zihnimin hep resim yapmakla, bir şeyler karalamakla meşgul olduğunu söyleyebilirim. Çocukluğuma dair anlatılan en belirgin hikaye de bununla ilgili: Küçükken evin duvarlarını boyamayı çok severmişim. Annem hep anlatır; “Eline kâğıt verip masaya oturttuğumuzda ağlıyordun, kâğıdı istemiyordun. Sen sadece duvara çizmek istiyordun. Biz de oturma odasının duvarlarını tamamen senin resimlerine feda ettik,” der. Bu yüzden o oturma odası, benim bu hayattaki ilk stüdyom, ilk özgürlük alanımdı.
Kendi görsel dilimi inşa etme sürecim de sanırım farkında bile olmadan o duvarlarda, o sınırsızlık hissiyle başladı. Tabii insan büyüdükçe ve ürettikçe kendine daha çok soru sormaya başlıyor. “Bugün yaptığım işlerde gerçekten bana ait, belirgin bir dil var mı?” sorusu, üzerine hâlâ çok düşündüğüm ve kendi içimde tartıştığım ayrı bir konu. Belki de o dil, hiçbir zaman tam olarak bitmeyen, sürekli dönüşen bir şey.
2. Kendi içine döndüğün o üretim anlarında, yetişkin olmanın en çok hangi kuralını çiğnemek seni özgürleştiriyor?
Yetişkin hayatı bizden sürekli planlı, programlı ve her adımı öngörülebilir olmamızı bekliyor. İşte tam da bu yüzden, bazı dönemlerde, benim bir sonraki adımımın tahmin edilebilir olduğu kadar, tahmin edilemez de olması beni özgürleştiriyor. Kendimle kalmak, sadece iç sesimi dinlemek istediğim o dönemlerde, toplumun veya sistemin herkes için biçtiği o rutin, “düzenli” hayatın dışına bir şekilde çıkabilmek bana inanılmaz bir keyif veriyor.
Yetişkinliğin o ağırbaşlı, her şeyi kuralına göre yapmaya çalışan disiplinini kırıp; sabah kurulan o erken alarmları tamamen kapatmak, hiçbir plan yapmadan bir anda kendimi doğaya atıp hikinge gitmek gibi küçük ama kuralsız eylemler ruhumu besliyor. Kendi zamanımı ve o anki eylemimi sadece kendi isteğime göre yönetebilmek, yaratıcılığımı tetikleyen en büyük kaçış alanım.
3. Kitap kapağı tasarlamak, bir başkasının hayaline dışarıdan bir pencere açmak gibi. O hikayenin ruhunu kendi çizgilerinle mühürlemek sana nasıl hissettirdi?
Bu süreç benim için her zaman hem çok heyecan verici hem de bir o kadar büyük bir sorumluluk, yani zorlayıcı bir deneyim. Bir kitabı sadece bir okur olarak okuyup anlamak çok keyiflidir; fakat o kitap yazılırken yazarın kurduğu dünyayı, zihnindeki hayali anlamaya çalışmak bambaşka bir boyut. Çünkü insanız; bazen aynı şeyi anlatmak için çok başka kelimeler seçebiliyoruz ya da aynı metne bakıp tamamen farklı anlamlar çıkarabiliyoruz. Başkalarının projeleri, yazıları veya hayalleri için çizerken aklımdaki ilk soru ve en büyük meydan okuma hep bu oluyor. Bu yüzden çalışma sürecinin en başında karşımdaki insana hep şunu söylerim: “Ben senin zihninin içinde değilim; sen bana kapılarını ne kadar açarsan, ben orayı ancak o kadar görebilirim.” İşte bu yüzden, o kapıyı araladıktan sonra aramızda dönen fikir alışverişleri, kelimelerin çizgilere dökülme aşaması benim için çok değerli.

4. Dijitalin sonsuz geri alma (undo) konforuyla, duvarın veya kağıdın o “geri dönüşsüz” gerçekliği arasında giderken zihnin en çok hangisinde özgürleşiyor?
Bu soru hayatımın o kadar ilginç ve nokta atışı bir dönemine denk geldi ki anlatamam… Ben çok uzun zamandır üretimlerimin neredeyse tamamını dijital araçlar üzerinden yapıyordum; o konfora çok alışmıştım. Ancak birkaç ay önce çizim tabletim birden bozuldu ve teknik sebeplerden dolayı yaklaşık 5 ay boyunca tabletsiz kaldım. Bu mecburi ara, beni uzun zamandır uzak kaldığım o kağıtla, kalemle ve boyalarla yeniden buluşturdu. Tekrar kâğıt üzerine fiziksel olarak çalışmaya başladım ve bu bana o kadar iyi geldi ki… Şu an dönüp baktığımda ikisini de ayrı ayrı çok sevdiğimi görüyorum. Beni asıl özgürleştiren şey birini diğerine seçmek değil; ikisini harmanlayabilmek. Bir işe tamamen analog, çamurlu, boyalı bir şekilde başlayıp onu dijital dünyada bitirmek ya da tam tersini yapmak zihnimi çok daha fazla besliyor.
5. Ürettiğin her parça aslında senin kişisel tarihinin birer görsel günlüğü gibi; bugünden 10 yıl sonrasına baktığında, bu renkli arşivin sana hangi duyguyu hatırlatmasını istersin?
Bundan 10 yıl sonra geriye dönüp bu biriken işlere, renklere ve çizgilere baktığımda; her şeyden önce hayal kurma cüretini gösterebildiğimi kendime hatırlatmak isterim. Ya da çok büyük anlamlar yüklemeden, sadece o günlerde orada olduğumu, hissettiğimi, yaşadığımı ve bir şekilde bu dünyada var olduğumu bana fısıldaması bile benim için fazlasıyla yeterli.
6. “Hayal Kur” veya “Umutsuzluğa Kapılma” gibi cümleler işlerinde sadece birer yazı değil, birer nefes alanı gibi duruyor. Bu cümleleri önce kime söylüyorsun; dünyaya bir mesaj olarak mı, yoksa o an en çok ihtiyacı olan kendine bir hatırlatıcı olarak mı?
Hafızamı yokladığımda, o spesifik işleri aslında doğrudan kendi kurduğum cümlelerle değil, bir yazarın metnine referans vererek, ondan aldığım ilhamla tasarlamıştım. Yani teknik olarak bakarsak, o an bu cümleleri ilk söyleyen ben değildim; ben sadece bir başkasının zihninden dökülen, hepimizin ruhuna dokunan o hisleri ve kelimeleri kendi çizgilerimle görselleştirip daha görünür kıldım. Ama sorunun özündeki o duyguya gelirsek; eğer o kelimeler tamamen benim içimden dökülmüş olsaydı, bu kesinlikle tek taraflı bir mesaj olmazdı. Hem dışarıdaki dünyaya, dünyaya karşı yorulan hepimize kolektif bir çağrı olurdu hem de şüphesiz ki o an o masanın başında oturan ve o kelimelere belki de en çok ihtiyacı olan kendime derin bir hatırlatma, bir teselli olurdu.
7. Kolektif üretim anlarında, katılımcıların o “hata yapma korkusunu” kırdıkları o ilk anı (ilk fırça darbesini veya çizgiyi) nasıl tarif edersin?
O anı izlemek ve o enerjinin bir parçası olmak bence kelimenin tam anlamıyla büyüleyici ve çok heyecan verici. İnsanlar genellikle beyaz bir kâğıda kusursuz bir şey yapmak zorunda hissettikleri için kilitlenirler/kitleniyoruz. Kolektif üretimlerde bunu yıkmamızı sağlıyor. Birlikte üretebilmek, birbirinin hatasının üzerine yeni bir güzellik inşa edebilmek ve hiçbir şeyin kusursuz olmak zorunda olmadığını birlikte deneyimlemek, bence insanı çok hafifleten ve iyileştiren bir paylaşıma dönüşen bir durum.

8. Boyalarla veya kağıtlarla uğraşmak gibi sakin üretimlerin, dijital dünyanın hızına karşı senin için ne ifade ediyor?
Benim için tam olarak derin bir nefes almak, gürültüyü kapatıp biraz dinlenmek ve sakinleşmek anlamına geliyor. Hatta daha da derine inersem; bazen kendi düşüncelerimle, ertelediğim duygularımla yüzleşmek demek. Dijital dünya bizi o kadar büyük bir hızın içine hapsediyor ki, sürekli bir şeyler tüketiyoruz, kaydırıyoruz, izliyoruz… Bu bitmek bilmeyen hız ve uyarıcı seli, bazen kendi iç sesimizi duymamızı engelliyor; hatta bazen bilerek kendimizden kaçmak için dijital dünyayı bir araç olarak kullanıyoruz. İşte boyalarla, kâğıtlarla baş başa kaldığım o yavaş, analog üretim süreci, benim o hız treninden inip kendimle dürüstçe yüzleştiğim en güvenli alanım oluyor.
9. Bugününü, tüm bu üretimlerini ve duygularını bir boya kutusuna sığdırsak; içinden çıkan o baskın renk senin hangi halini temsil ederdi?
Çok zor bir soru ama şu sıralar kendimi “yosun yeşili” gibi hissediyorum.
10. Bugün üretmek isteyen kadınlara özellikle ne söylemek isterdin? Hangi cesaret cümlesi senin için çalıştı?
Sadece dene. En kötü ihtimalle istediğin gibi olmaz ve bir daha denersin. Ama her hâlükârda, hiç denememiş olmaktan çok daha iyidir. <3
