ilham veren yolculuk...

Kovboy Kızlar da Üretir: Feriha Turan

Görmenin bakmaktan ayrıldığı, renklerin taştığı ve hataların kucaklandığı neşeli evrenine adım attığımız konuğumuz, Feriha. Onun için üretim yapmak; düşe kalka ilerlenen, bazen kaybolunan ama ne olursa olsun yola devam edilen bir rodeo hikayesi. Mükemmel olmak yerine sadece gerçek kalmayı seçen bu dünyayı; el yazısının hamlığını, analog kareleri ve içimizdeki kovboy kıza “kendi önünden çekil!” diye bağıran o asiliği konuştuk.

Bu dünyayı biraz daha yakından tanımak için Feriha Turan’la sohbetimiz:

  1. “Kovboy Kızlar da Hüzünlenir” ismi çok güçlü bir tezat barındırıyor. Feriha için “kovboy kız” olmak bir dayanıklılık sembolü mü, yoksa özgürce hüzünlenebilme hakkı mı?

Özgürce var olabilme hakkı. İkisi birden, aynı anda ve özür dilemeden. Kovboy kız imgesi bende hep biraz toz, biraz güneş, biraz da “ne olursa olsun yola devam” çağrışımı yapıyor. Ama asıl güzel olan şu: O kovboy kız bazen duruyor. Oturuyor. Hüzünleniyor. Ve bu onu daha az kovboy kız yapmıyor, tam tersine.

Neşeli biri olduğumu biliyorum. Maceraya, özgürlüğe, biraz da kaosa düşkün olduğumu da… Ama sırt çantamda taşıdığım birkaç iyi hüzün var. Onları atmıyorum, çünkü onlar da ben’im. Bu isimde sevdiğim şey tam da bu: Görüneni alıp geçmek yerine, ardında ne var diye eğilmek. Neşeli birinin hüzünleri olamaz mı? Olabilir. Hem de çok güzel olabilir. “Her şeye rağmen daimi neşe!” diyorum bazen, ama bu bir inkar değil. Hüznü tanıyorum, onunla oturuyorum, sonra kalkıp yola devam ediyorum. Ben buyum işte. Hatalarımla, çantamdaki ağırlıklarla, yüzündeki sırıtışla birlikte.

  1. Görsellerinde sıkça gördüğümüz pembe çizgiler ve el yazısı dokunuşları, senin dünyanda gerçekliğin üzerine atılan birer imza mı? Bu görsel dil nasıl oluştu?

Aslında bilmiyorum, yolda oluştu. Üç yıldır yazıyor, tasarlıyor, çiziyorum ve sabit bir ritimde ilerlemiyor hiçbir şey. Hep farklı bir şey yapmak istiyorum. Ne yaptığımı da tam bilmiyorum açıkçası; düşe kalka ilerliyorum. Bazen kayboluyorum da. Ve bu beni inanılmaz özgür kılıyor.

Kovboy Kızlar da Hüzünlenir’de canım ne istiyorsa onu yapıyorum. Bu yüzden de canlı, yaşayan, sürekli dönüşen bir evrene dönüşüyor sanırım. Şu sıralar kullandığım font mesela, kendi el yazımı dijital bir fonta dönüştürmemden çıktı. Pembeyi de bir kural olduğu için değil; enerjik ve hayat dolu hissettirdiği için kullanıyorum. Hepsi böyle oluştu. Bilerek değil; saatlerce, günlerce düşünerek, tasarlayarak, yazarak ve çizerek… Bazen her şeye sıfırdan başlayarak. Bazen insanlar yaptığım tasarımları, kurduğum evreni çok beğeniyorlar ve onlar için bir şeyler yapmamı istiyorlar. O zamanlarda aklıma Robbins’den bir alıntı geliyor:

— “Senin gibi resim yapmak için her şeyimi verirdim.”

— “Ben her şeyimi verdim.”

  1. Kağıdın başına oturduğunda zihnini nasıl “temizliyorsun”?

Tabii ki yazarak. Hatta sonradan dönüp baktığımda okunmayacak şekilde birbiri arkasına koşan, dans eden, eğilip bükülen harfleri sıralayarak… Karalamalar yaparak. Ama yayınım için yazdığımda bu zihnimi temizlemekten çok, zihnimde birbiri arkasına dört nala koşan şeyleri kağıtta veya klavyede, harflerin üzerinde sek sek sekerek haritalandırmak oluyor.

  1. Paylaştığın işlerde hem bir günlük tutma samimiyeti hem de dışarıya bir şeyler anlatma çabası var. Yazmak mı seni daha çok rahatlatıyor yoksa o pembe çizgilerle dünyayı boyamak mı?

Sanırım ikisi de. Ama bir sırası var: Önce yazıyorum. Sonra yazdığım şeyi yalnız bırakmıyorum; tasarımlarımla sarıp sarmalıyorum. Ona renkli bir dünya yaratıyorum.

  1. Tasarımlarında gördüğümüz o “asi ve neşeli” kadınların ruhunu paylaşmak, sana kendi günlük hayatında nasıl bir koruma kalkanı veya özgürlük sağlıyor?

Her konukla yeni bir yer keşfediyorum aslında. Onların hikayesine giriyorum, bir kısmına tanık oluyorum. Neşeli, asi, özgür dünyalarını tasarlarken kendimi nefesimi tutmuş denize koşarken buluyorum. Ve hop, denize atlıyorum. Bu bana bir şey yapıyor. Herkesin içinde kendine has, kimseye benzemeyen bir neşe var, bir isyan var. Ben o dünyaları görüyorum ve başkalarıyla paylaşıyorum. Onlardan ilham alıyorum, onları seviyorum. Bu belki de benim en büyük özgürlüğüm: Başkalarının dünyasında kaybolup kendimi bulmak.

  1. Bugünden geleceğe bıraktığın bu fiziksel günlükler ve analog kareler, gelecekteki Feriha’ya hangi mesajı fısıldasın istersin?

“Ne olursa olsun, her şeye rağmen daimi neşe.” Bunu fısıldardım. Yine de şunu söyleyeyim; şu an o günlüklere baktığımda gördüklerim pek parlak değil. Aynı sorular, aynı dönüp duruşlar, aynı karanlık köşeler… Sanki zaman zaman hayat beni bir yerde unutuyor ve ben de kendimi orada bırakıyorum. Ama işte tam da o yüzden o sayfalar kıymetli. Gelecekteki ben onlara baktığında şunu görecek: O kız kaybolmadı. Döndü, evet. Düştü, evet. Ama yazmaya devam etti. Çizmeye, atlamaya, kalkmaya devam etti. Her şeye rağmen, daimi neşe.

  1. Yolunu kaybettiğini hissettiğinde, “kovboy kızın” o asiliği ve cesareti sana yönünü bulman için nasıl fısıldıyor?

Kocaman harflerle “KENDİ ÖNÜNDEN ÇEKİL!” diye bağırıyor. Ve bazen de: “Diren. Devam et. İşini yap.” 🙂

  1. Kendi dünyanı bir “dergi” gibi tasarlasan, kapakta hangi kelime olurdu?

Kapakta tek kelime: RODEO.

Çünkü rodeo zaten her şeyi söylüyor. Düşebilirsin, fırlatılabilirsin, toz yutabilirsin… Ama tekrar binersin. Hem biraz kaotik, hem biraz gösteri, hem de tamamen kendin.

  1. Bugün bir şey üretmek isteyen kadınlara özellikle ne söylemek isterdin? Hangi cesaret cümlesi senin için çalıştı?

“Mükemmel olmak zorunda değilsin, sadece gerçek ol.”

Kendimize hata yapma, çirkin şeyler üretme hakkı tanımıyoruz. Üretmek isteyen tüm kadınlara söylemek istediğim şey şu: Bırakın ilk taslağınız berbat olsun. Bırakın çizgileriniz kayıp gitsin, renkleriniz taşsın. İçinizdeki o neşeli, asi, özgür sesi susturmayın yeter. Düz yürümek zorunda değiliz. Topuklarımızın çıkardığı o düzensiz ritim, dünyanın en güzel şarkısı olabilir. Yeter ki o adımı atın.

Leave A Comment