Tasarım dünyasındaki kaosu minimalist bir süzgeçten geçirerek rafine bir düzene ve “aidiyet arayışına” dönüştüren şablon tasarımcısı Mine Canan Göldaf, tasarımlarında yapay bir mükemmellik yerine insan eli değmiş hissi veren, nefes alan ve “yaşanmışlık” barındıran özgün bir estetiği savunuyor. Şablonlarını bitmiş birer ürün olarak değil, kullanıcıların kendi hikayelerini yazabileceği ucu açık birer “ilham daveti” ve esnek oyun alanları olarak tasarlıyor.
Bu dünyayı daha yakından tanımak için Mine’yle sohbetimiz:

- Kendi görsel dilini “multidisipliner bir kürasyon” olarak tanımlarsak, bu dünyayı bir araya getiren ana duygu nedir?
Sanırım en temel duygu “aidiyet arayışı”. Tasarımlarımda tipografi, fotoğraf ve objeleri bir araya getirirken aslında birbirinden kopuk görünen parçalara ortak bir zemin yaratıyorum. Bu da dış dünyadaki dağınıklığı alıp onlara bir yer bulma ve bir yere “ait etme” süreci gibi geliyor. Kaosu düzene dönüştürürken her birine “sen buraya aitsin” demiş oluyorum. O anki dağınıklığı da estetik bir süzgeçten geçirip rafine etmeye çalışıyorum. Sadeliğin getirdiği o sakinlik; aslında her şeyin yerli yerinde olduğu hissini vererek kaosu bir düzene dönüştürüyor. Bu da görsel dilime yansıyor.
- Tasarımlarında tipografi ve objeler arasındaki o dengeyi kurarken zihninde nasıl bir hikaye dönüyor?
Tamamen o anki yaratıcı alanım ile ilgili. Ne üreteceksem yaratıcı alanımı ve görsel dengemi ona göre bir araya getiriyorum. Tipografi benim için konuşan taraf, objeler ise o konuşmanın atmosferi gibi. Hepsi aynı ana aitmiş gibi hissettirmeli. Her tasarım bir sahne gibi. Minimal ve modern fontlar kullanarak görseldeki objelerin nefes almasına izin veriyorum. Zihnimde hep “bu yazı bu objeyle nasıl bir diyalog kuruyor?” sorusu dönüyor; bazen bir kelime bir objeyi gölgeliyor, bazen de tam tersi oluyor.

- Dijital dünyada bu kadar çok içerik varken, bir görselin “Mine estetiğine” sahip olduğunu en çok ne hissettirir?
Muhtemelen “kusursuz görünmeye çalışmaması”. Çok düzenli işler yerine nefes alan tasarımları seviyorum. İnsan eli değmiş gibi duran, fazla açıklama yapmadan his bırakan işler. Sanırım benim estetiğim de tam orada oluşuyor. Her şeyin aşırı mükemmel ve yapay olduğu şu dijital dünyada; biraz daha yaşanmışlık hissi veren ve minimalist ama karakterli bir estetiği tercih ediyorum.
Bu aslında yılların getirdiği bir birikim ve göz terbiyesi de. Tabii ki her yılın öne çıkan trendleriyle de yoğruluyorum (işim gereği). Hem kendi tarzımı korumaya hem de işimin güncel trendlerle uyumlu olmasına gayret ediyorum. Ama şunu itiraf etmeliyim: her trendi denemek yerine; kendime ve ruhuma en yakın olanı seçip onun üzerinden devam ediyorum. İlhamı her gün beni çevreleyen detaylarda aradığım için o görselde bir “yaşanmışlık” hissi mutlaka kendini belli eder. Bu da “Mine estetiği”nin imzası oluyor sanırım <3
- Şablon tasarlarken, o tasarımı kullanacak kişinin hayal gücüne nasıl bir kapı aralamayı hedefliyorsun?
Benim için tamamlanmış/bitmiş bir şablon; kullanıcı için bir başlangıç noktası oluyor aslında. Kullanıcıya esnek bir oyun alanı sunmayı hedefliyorum. Şablona kendi fotoğrafını veya kelimesini eklediğinde; o tasarımın ona “ait” olduğunu hissetmesi benim için çok önemli. Bir şablonu sunarken onların yaratıcılığını kısıtlamak yerine o tasarımın içinde nasıl daha özgür olabileceklerini göstermeye çalışıyorum. Bu sayede içinde kendi dünyasına da yer bulabileceği bir yaratıcı alan yaratmış oluyorum.
- Günlük tutma pratiğin, zihnindeki görsel gürültüyü rafine edip bir tasarım disiplinine dönüştürmene nasıl yardımcı oluyor?

Günlük tutma rutini aslında benim için şu an çok yeni. Benim için zihinsel arşivleme gibi. Bazen bir cümle, bazen sadece günün enerjisi; hepsi sonra dönüp dolaşıp tasarımlarıma sızıyor ve tüm tasarımlar buna göre şekillenebiliyor. Zihnimi ne kadar sadeleştirirsem, ortaya koyduğum işler de o kadar duru oluyor. Bu içsel berraklık da; tasarım disiplinimdeki görsel gürültüyü rafine ederek çok daha net bir bakış açısı yansıtmamı sağlıyor. Bu da bana tasarımda neyi tutmam ve neyi elemem gerektiği konusunda rehber oluyor.
- Tasarım sürecinde “bitmiş bir iş”ten ziyade, ucu açık bir “ilham daveti” üretmek sana nasıl hissettiriyor?
Bu bana inanılmaz bir özgürlük hissi veriyor. Tasarımın tek bir doğru anlamı olduğuna inanmıyorum. İnsanların şablonlarımı kendilerine göre yorumlayabilmesi hoşuma gidiyor. Biraz eksik bırakılan şeylerin hayal gücüne daha çok alan açtığını düşünüyorum. Bir başkasına “buradan devam edebilirsin” diyebilmek kolektif bir yaratıcılığın parçası olmak gibi hissettiriyor. İnsanların şablonlarımla kendi hikayelerini yazdıklarını görmek; üretimimin yaşayan bir organizmaya dönüştüğünü hissettiriyor. Buna “yaşayan tasarım” süreci de diyebiliriz.
Bazen kullanıcılar ya da arkadaşlarım şablonlarımın kullanıldığı paylaşımları/tasarımları bana gönderiyorlar. İnsanların bıraktığım yerden ilhamı devralıp kendi hayal güçleriyle yola devam edebildiklerini görmek müthiş bir duygu. Bu geri bildirimler işlerimin bitmiş birer ürün değil; başkalarının yaratıcılığıyla büyüyen bir “ilham daveti” olduğunu her seferinde bana yeniden kanıtlıyor.
- İlhamı rastlantısal bir kıvılcım olarak mı görüyorsun, yoksa disiplinle inşa edilen bir görsel kütüphane olarak mı?
İlhamın rastlantısal bir tarafı olsa da; ben daha çok “disiplinle inşa edilen bir kütüphane” olduğuna inanıyorum. Sürekli okumak, gözlemlemek, analiz etmek, farklı disiplinleri harmanlamak benim o kütüphaneyi doldurma biçimim. O kıvılcım çaktığı an; eğer kütüphanen doluysa gerçek bir yaratım sürecine girebiliyor ve ilhamı tasarımla buluşturabiliyorsun. Çünkü gözlemdiklerin, tuttuğun notlar, biriktirdiğin görseller… Hepsi arkada sessizce birbiriyle çalışıyor. Bu da kendi yaratıcı alanını yaratmak ve ilham verecek bir dünyanın içine yerleştirmekten geçiyor.
O kıvılcım çaktığı an; eğer kütüphanen doluysa gerçek bir yaratım sürecine dönüşüyor ve ilhamı tasarımla buluşturabiliyorsun.

- Kendi yaratıcı sürecini bu kadar şeffaf bir şekilde paylaşmak, özgünlüğünü koruma noktasında seni nasıl bir meydan okumaya itiyor?
Yaratıcı mutfağımı açmaktan korkmuyorum. Benim için şeffaflık bir risk değil, bir bağ kurma ve iyileşme biçimi. Süreci paylaşsam da o anki duygum ve bakış açım bana özel kalıyor. Bu da beni daha cesur olmaya itiyor. Bu bazen yorucu olabiliyor çünkü dijital dünyada her şey çok hızlı tüketiliyor. Ama yine de paylaşmayı seviyorum çünkü üretim sürecinin de en az sonuç kadar değerli olduğunu düşünüyorum. Bu şeffaflık özgünlüğümü korumaktan ziyade; her gün daha “kendim” olmaya itiyor.
Tasarladıklarımla, yazdıklarımla veya paylaştıklarımla tek bir kişiye bile ilham olabilirsem bu benim için en büyük ruhsal doyum. Bu yüzden etkileşimlerden veya trendlerden bağımsız olarak; o “bir” kişi kalıncaya kadar hep yazmaya, üretmeye ve sürecimi tüm şeffaflığıyla paylaşmaya devam edeceğim.
- Bugün üretmek isteyen kadınlara özellikle ne söylemek isterdin? Hangi cesaret cümlesi senin için çalıştı?
Benim için en büyük cesaret kaynağı ve hayat mottom; Michelangelo’nun 87 yaşındayken söylediği bu cümledir: “Ancora imparo.”, yani “Hala öğreniyorum.” Bu cümle hem bir şeyleri kaçırdığım korkusunu yenmemi sağlıyor hem de yeni yollar denememi engelleyecek o “ben oldum” tuzağına düşmemi engelliyor.
2017’de alaylı tasarımcı olarak sektöre girdim. 33 yaşımda Açıköğretim Görsel İletişim Tasarımı bölümü okumaya başladım ve daha geçen hafta son sınavlarımı vererek mezun oldum! <3 Bu yolculuk bana hiçbir şey için geç olmadığını ve öğrenmenin sonu olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu. İlham sadece ekranlarda değil; her gün değişen ve merak eden bakış açında saklı. Yeter ki öğrenmeye ve keşfetmeye olan merakımızı kaybetmeyelim.
…ve üretmek isteyen canım kadınlara: kendi yaratıcı alnınızı kurmaktan ve sesini duyurmaktan korkmayın. Başlamak için kusursuz olmanıza gerek yok. Dünyanın sizin hikayenize ihtiyacı var <3 …ve o “bir” kişi sizi bekliyor.

