Kendi ritmini bulan çizgilerin ve defter sayfalarının arasında dünyasını kuran bir sanatçıyı konuk ediyoruz: Melike Taşer. Çizime bir kayıt ve hatırlama aracı gibi yaklaşan Melike; uzun zamandır tuttuğu defterlerde anları, duyguları ve iç sesini arşivleyerek kendi visual hikâyesini inşa ediyor.
Çalışmalarında spontane çizgilerle düşünsel katmanları buluşturan; kimi zaman tek bir sayfada çok şey söyleyen, kimi zaman da uzun bir yolculuğun izlerini saklayarak, üretiminde yalnızca gördüğünü değil, zamanla dönüştüğü hâlini de ortaya koyuyor.
Bu dünyayı daha yakından tanımak için Melike Taşar’la sohbetimiz:

- Çizim senin için ilk ne zaman bir “araç” olmaktan çıkıp “ben buyum” dediğin bir dile dönüştü?
Zor bir soru 🙂 Ama sanırım hayatta nefes almakta zorlandığım her an hislerimi çizdiğimi fark etmek, yaşamanın mecburiyet gibi geldiği her noktada çizerek hayatın anlamlarını aradığımı gördüğümde demiştim ilk kez.
- Üretirken kendinle en çok karşılaştığın an hangisi? Sana en çok hangi duygu eşlik ediyor?
Baca Temizliği defterim, benim kendimle karşılaştığım her “an” diyebilirim. Duygu da sanırım şefkat. Çünkü orada mükemmel olma kaygısından uzaklaşabiliyorum. Bir defasında kendimi serbest çağrışım yaparken “mükemmel çizme” kaygısı ile yakalamıştım. Ve o kaygı ile çizmekten korkup kapatmıştım defteri. Daha sonra defterin amacını hatırladım ve tekrar açıp içine üç tane yamuk çizgi çizmiştim. O benim için güzel bir farkındalıktı.
- Çizimlerinin “zamansız olmasını” nasıl sağlıyorsun—yoksa zamanın ruhunu yakalamayı mı önemsiyorsun?
Zamansız değil ama zamanın döngüsel olduğunu düşünenlerdenim ben. Yani geçmiş-şimdi-gelecek üzerinden sırayla gittiğim bir yolculuk değil üretimlerim ve üretim süreçlerim. Bazen 2017’den bir çizim ya da yazımı buluyorum ve sanki bugüne yazılmış ve bugünkü deneyim üzerinden yazılmış gibi geliyor.

- Arşivleme ve geriye dönüp bakma alışkanlığın, sanatına nasıl bir yön veriyor?
Köklenmemi sağlıyor arşivlerim. Örnek vermek gerekirse; “Yolda Gördüğüm Kitaplar” diye bir klasörüm var mesela notlarımda. Yolda okunan kitapları arşivliyorum. Ve bu hangi toplu taşımayı kullandığımdan, okuyan kişinin hangi kitabı neden okuduğuna kadar birçok çıkarımda bulunma imkânı sağlıyor. Gözlem becerilerimi arttırdığını düşünüyorum. Çevreye daha empatik bakmamı sağlıyor. Empati ile üretilen her hikâye de bana çok daha gerçek geliyor.
- Günlük tutmak ve üretmek arasındaki bağı nasıl tanımlarsın? Günlüklerin sanatının altyapısına dönüştüğü anlar oluyor mu?
Bir çizimimde günlüklerim için “annemin montumun önünü kapatması gibi bir his” demiştim. Tam olarak öyle aslında. Çok eski ve aklımıza bile gelmeyecek ama bir o kadar da gerçek bir his. İşte günlük tutmak beni rutin duygulanımların dışına çıkarabiliyor çoğu zaman. Bazen yazarken aynı cümleyi 5 yıl önceki günlüğümde de kullandığımı fark ediyorum. O noktada yıllar ve olaylarla ilişkiler kurabiliyorum. Hayatımın döngülerini, örüntülerini kırılma değil- bağlanma noktası- dediğim anlarını görüyorum. Ve yeni bağlantılar kurabiliyorum. Yaratıcılık tam o noktada başlıyor zaten. Yeni ağlar örmüş oluyorum ve bu üretmemi sağlıyor. Yani aslında günlüklerim üretimlerimin köklerini oluşturuyor.
- İşlerinin senden bağımsız kendi hayatlarına sahip olduğu an oldu mu? Bir işin senden kopup kendine dönüştüğü bir his gibi.
İşlerim, benim dışımda başka birinde başka bir duygulanım yarattığı her anda başka bir hikâye yazıyor aslında. Kendisinden parça bulabilen herkes için benden bağımsız bambaşka hikayeler. Ve bunun düşüncesi beni aşırı heyecanlandırıyor her zaman.

- Tıkandığında üretime ara vermek mi, yoksa içinden geçip devam etmek mi seni besliyor?
“Üretimde tıkanmak” enteresan bir olay. Çünkü tıkandığımı düşündüğüm noktalarda da aslında üretiyor oluyorum. Burada “üretim görünür olmak zorunda mı?” yı sorgulamak gerekiyor. Bence hayır. Bazen çok tıkandığımı hissettiğim anlar elbette oluyor. Sonra aslında sadece bir dönüşümde olduğumu fark ediyorum, sürecimde yaşadığım bi farklılaşma, yeni bir biçim kazanma gibi… ve sürecin farklılaşması da bu “durduğunu zannettiğin” yerde gerçekleşiyor. Durmak bir süreklilik eylemi derim her zaman. “Durduğun yerde durmak” meselesi gibi.
- Kendi hikâyeni yaratıcı bir formda yeniden yazarken hangi halini en çok sahipleniyorsun?
“Yokuş Aşağı” defterimde hayatımı çiziyorum. Defterin ismini ilk söylediğimde olumsuz algılanabiliyor. Ama aslında tam olarak öyle değil. Çünkü sokakta oynayan bir çocuk olarak yokuş aşağı koştuğunuzu hayal edin. İnanılmaz bir özgürlük hissi! Ama tabi bazen o ruhu yakalayamıyoruz ve o noktada “savrulmak” dediğimiz şey oluyor. -Kontrolsüz bir yol alış duygusu- Ve ben bu iki hali de sahipleniyorum.

- Kadınlarla yaptığın konuşmaların sende bıraktığı kalıcı bir motif var mı? Bir duygu, bir renk, bir kelime?
Çatlaklar diyeceğim sanırım. Ağaç kovuğunu düşünelim, kozalakların kuru havada yere düşüp açılması ya da… bunlar bana kusur gibi gördüğümüz, özellikle toplum tarafından kusursuz olmaya zorlanan tüm kadınlarda ortak motif gibi geliyor. Çatlak dönüşümü, değişimi, evrimi, yaşamı ve ışığın içeri girmesini hatırlatıyor.
- Bugün bir şey üretmek isteyen kadınlara özellikle ne söylemek isterdin? Hangi cesaret cümlesi senin için çalıştı?
Yaşadığımız coğrafyada “hikayesi yarım kalan tüm kadınlar için” dövizlerini gördük hepimiz, görmeye devam ediyoruz…bu bana hep çok dokunuyor. Çünkü biz yaşadığımız her gün direnişin farklı versiyonlarının hikayelerini üretiyoruz aslında. Yokuş aşağı :)Üretme cesaretini bulmak isteyen her kadına ilk kez 2 tekerlekli bisiklete bindiğiniz günü hayal edin ve “pedal çevirin!” derdim.

