Sahne ışıklarının ve enstrüman tınılarının arasında kendi dünyasını kuran bir sanatçıyı konuk ediyoruz: Beliz. Gitarıyla hem çalan hem de yapım atölyelerinde çıraklık yaparak enstrümanla derin bir bağ kuran Beliz, şarkılarında bireysel duyguları toplumsal hikâyelerle harmanlıyor.
İlk çıkış teklisi “Hate To Love You” ile dinleyicileriyle tanışan ve ardından “Duyarga” albümüyle kendi renklerini, kokularını ve dokularını müziğe taşıyan Beliz; dinleyiciyi yalnızca müziğiyle değil, hikâyeleri ve ilham verici bakışıyla da sarıyor.
Bu dünyayı daha yakından tanımak için Beliz’le sohbetimiz:

- Gitarla hem çalmak hem de yapım atölyelerinde çıraklık yapmak nasıl bir deneyimdi? Enstrümanla bu kadar derin bağ kurmak şarkı yazımına nasıl yansıdı?
İnsanlara uzaktan bakarken bambaşka, tanıyıp yakından bildikçe bambaşka bir imge oluşur bende. Gitar ile ilişkimde de tam olarak bunu yaşadım diyebilirim. Gitarı elime alırkenki çekimserliğim, onun kırılgan doğasına dair hassasiyetim atölyede ağacın binbir hâline ve dönüşüm mucizesine ortak olduktan sonra çok başka bir yere evrildi. Artık ona dair incitmemem gereken bir objeden ziyade elim kolum gibi rahatça kontrol edebildiğim bir uzantım kadar bütünleşmiş hisseder ve benimle yaşlanmasını, kıymetli zedeler almasını keyifle seyreder oldum. (Yanlış anlaşılmasın, çalım olarak hâlâ gayet amatör bir vaziyetteyim hehe.) Bunun yanında edindiğim anıların yeri de bambaşka; biricik ustam İsmail Dalgın ile yıllar boyu ettiğimiz sohbetler, usta-çırak ikililiğinin eşsiz bağı, esnaflık beraberinde gelen samimi mahalle ilişkileri ve atölyede tanıma şansına eriştiğim nice değerli sanatçı da sözüme ve müziğime sağlam kökler kazandırmıştır elbette. Geri dönüp baktığımda hayatımın en kıymetli zamanlarıdır atölye yılları. Ustamın atölyesi artık Dalaman’da bir köyde ama ona her gittiğimde şu cümle mutlaka bir tur geçer aklımdan: “Her şeyi bırakıp gelsem de burda mutlu bir çırak olarak mı yaşasam be?!
- Duygularını şarkılara dökerken “acıyı” mı “güzelliğe” dönüştürmek istiyorsun yoksa olduğu gibi yansıtmak mı?
Açıkçası ben acı ve güzelliğin birbirine muhtaç kavramlar olduğunu düşünüyorum. Duyarga albümünü yaparken de aslında biraz buradan beslendim diyebilirim. Özellikle son yıllarda çevremdeki insanların acı dolu hikâyeler duymaktan yorulduğu için bunlara sırt çevirerek mutluluk peşinde koşma çabasını ve bunun onları tam da aksi bir yere ittiğini görüyordum. Üzüntüden kaçmak için çektiğimiz perdeler güzel duyguların da üstünü örter; eğer yaşamın tadını almak istiyorsak acısını tatlısıyla kavurmak yegâne yoldur diye düşünürüm. Yani kara konuları güzelleme çabasından ziyade tüm acıyı beraberce dibine kadar hissederek nihayetinde güzelliğin kıymetine de varmak gibi bir istekten bahsedebiliriz. Konserlerde tüm duyguları birlikte kucakladığımızda ortaya çıkan coşku da bana bu anlamda çok iyi geliyor. Belki o noktada acı güzelliğe dönüşmüş oluyor demek yanlış olmaz, ama üretim süreci dediğim gibi bir duygu tüketimi; bir çeşit duygularla yüzleşme hâli. Rahatsızlık duyduğum her şeyi şarkıya dönüştüresim geliyor, dürtüsel bir şey.

- Şarkı yazım sürecinde seni en çok temsil eden “kadın arketipi” hangisi olurdu ?
Üretim esnasında her türlü kalıptan uzak durmaya çabalarım aslında, hatta şarkının hikâyesine has bir özne yoksa “hiç kimse” olmayı yeğlerim. Şarkı yazarken kendiliğim aradan çekilir ve hisler öylece kaleme ya da melodiye geçiverir çoğu zaman. Arketip ya da persona gibi konular üzerine genel olarak pek akıl yürütmüşlüğüm yok ama şimdi konserlere yönelik düşündüğüm zaman X-Men çizgi romanlarındaki Storm karakterinden etkilenmiş olduğumu fark ediyorum; küçükken kendimi çok kez onun yerinde hayal etmişimdir. Sahnedeyken sıkça kollarımı iki yana açarım, senin sorunun üzerine düşünürken bunun Storm’un gücünü kullandığı esnada yaptığı harekete benzediğini fark ettim hehe
- Albüm kapaklarında ve görsel dünyanda neler seni temsil ediyor?
Çoğu sanat biçmine çok yakından olmasa bile yadsınamaz derecede ilgi duyuyorum, görsel dünyamız konusunda da bu bağlamda çokça heyecanlanıyorum. Genelde bir şarkının üretim sürecindeyken zaten kapağını ve ilgili videoları hayal etmeye başlamış oluyorum. Birçoğunda kendimi eğlendiren dünyalar yaratmışlığım var, sanırım buna verebileceğim en iyi örnek “Yüzsün Kentler” ve “Bum” şarkılarının Spotify canvas videoları. Her detayını bir çocuk hevesiyle hazırlayıp çekmiş, çok da keyif almıştım. Bazı kapaklarımı da kendim hazırlamıştım, seviyorum detaylarla uğraşmayı. Onun haricinde sırtımı yasladığım çok kıymetli dostlarım ve beraber çalıştığımız muazzam işler var tabii. Duyarga kapak fotoğrafını çok yakın dostum Bora Bakan çekmişti, onun eşi biriciğim Gülçin Uzun styling tarafındaydı ve canımız kankamız Umut San saç makyaj tarafını üstlenmişti hatta çekimde Gülçin ile Bora’nın oğlu canım yeğenim Toprak da vardı, ve tabii bolca kahkaha; tam bir aile işi oldu. Kendim uğraşmanın keyfi ayrı, sevdiklerimle kafa kafaya fikir üretmeninki ayrı güzel. Özet bir cevap vermem gerekirse müzik tarafında da olduğu gibi anlatmaya çalıştığım hikâyeyi temsil edecek ögeleri hikâyenin ta kendisi belirliyor benim dünyamda, bizler sadece aracılığını ediyoruz.

- Her şarkının kendi rengi, kokusu, dokusu var. Senin için “Duyarga” albümünün rengi neydi?
Albümün içine dalınca her şarkıya bir başka renk söylerdim elbette ama bütünüyle ele alacak olursak kapak fotoğrafımızda da olduğu gibi koyu bir kızıl derdim. Sevgili dostum Zafer Yılmaz albümü çok hoş bir tabirle özetlemişti: “Duyu Atlası”. Duyularımıza, duyar göstermeyi atladığımız detaylara ve yitirmekte olduğumuz insanlığımızın ve dünyanın alarm hâline bir temsil. Bir de kurşun asker meselesi var tabi; tüm kara konuların yanı sıra daima sadık kaldığım umut hâlini yansıtmak üzere bir kurşun asker göndermesi yapmıştık kapak fotoğrafında, kırmızı askeri kostümüme uygun olarak o temayı fonda da sürdürmek istedik. Hatta “Uçmasak da Yükseğiz” -albümün umut şarkısı- ismi bile ‘Kızıl Çamurlar’ idi ilk başta; yani başka bir renkle hayal bile edemiyorum Duyarga’yı.
- Dinleyiciyle nasıl bir bağ kurmak istiyorsun? Şarkıların onları nasıl hissettirsin?
İnsanlarla hemhis olduğumuz duygu dolu anlar geçirmeyi çok seviyorum. Konserlerde ilk kez kendi sözlerimi karşımdaki kalabalıktan duyduğumda yaşadığım hissi tarif dahi edemem, onların müziğimi sahiplenip kendi hikâyelerine katmaları eşsiz bir şey. Dinleyicilerimle birlikte ağlamak da çılgınlar gibi dans etmek de bu işe dair ruhumu en çok besleyen detaylardan. Öyle ki her konser çıkışında sahneden inip tek tek sarılırız, duyguları havada bırakmak yerine birbirimizle somut bir paylaşım hâlinde bitirmeye bayılıyorum. Elbette şarkılara dair ne hissedeceklerini belirlemek mümkün değil, mesela engelli dostlarım için yazdığım bir şarkının hikâyesini henüz bilmemekteki bir arkadaşım o zamana dek kendi buruk aşk hikâyesiyle bağdaştırmış, ya da Ankara Gar’ındaki patlamayla ilgili olanı koşuya çıktığında gaza gelmek için dinleyen var, bu tip öznelleştirmeler çok hoşuma gidiyor doğrusu. Şarkıların binbir versiyonu var gibi hissettiriyor, ağaç misali dallanıp budaklanıyorlar işte, daha ne ister insan.

- Her zaman çoğu şarkının bir hikayesi oluyor ve senin şarkılarında çoğunlukla toplumsal konulara değiniyor. Buradan senin için “bir şarkı yazmak” aynı zamanda bir tanıklık diyebilir miyiz?
Diyebiliriz sanırım neden olmasın, hayata tanık olmanın getirisidir nihayetinde tüm şarkılarım. Bana şarkı yazdıran şey içimde devleşip dışarı taşmaya başlayan duygu durumları oluyor genelde; dünyanın ve toplumun dertleri git gide artan bir vaziyetteyken benim dilimde en çok gezen de bu konular oluyor hâliyle.
- Albümlerini veya konserlerini hazırlarken “Beliz’in vazgeçilmez küçük ritüeli” var mı?
Değişmez bir rutin olmasa da çeşitli zamanlarda yaptığım farklı ritüelcikler oluyor, örneklendireyim. Gittiğim yerlerin kumsallarından taş toplarım ben hep; kayıt günleri onlardan birini cebime koyar, arada bir iki çeviririm. Evden konsere doğru yola çıkmadan akustik gitarımı öperim -sahnede elektrik gitar çaldığıma bakmayın, kalan ömrüm için tek bir obje seçebilecek olsaydım bu kesinlikle Shelby ismini verdiğim akustik gitarım olurdu. Kolumdan hiç ayırmadığım zemberekli bir saatim vardır saatçi dedemden kalan, sahneye çıkmadan evvel birkaç tur yeniden kurarım onu. Bir de bana özel bir ritüel değil tabi ama her konser kulisten çıkarken ekibimle ellerimizi bir araya getirip “Tayfa!” diye bağırırız, ardından tek tek hepsine sarılırım. Bu gibi şeyler işte…
- Henüz yazmadığın ama mutlaka bir gün yazacağını bildiğin bir müzik türü var mı?
Müziğimi pek tür ayrımına tabi tutmuyorum aslında, hatta yayınlanmış değil ama yazmış olduğum bir rap parçası bile var; müzikte serbestçe gezmeyi seviyorum. Dinlediğim ve kendimi bildim bileli ilham aldığım türler hep daha rock’n roll dünyasına yakın olduğu için kariyerimi de o yoldan ilerletme niyetindeyim ama üretirken kesinlikle bu kısıtlama dahilinde çalışmıyorum, yani muhtemelen sizlerin duymayacağı bambaşka janralarda şarkılarım olmaya devam edecek gibi duruyor hehe. Bir de hep bir müzikalde yer almayı hayal etmişimdir, şimdilik boyumu aşacak bir hayal olsa da belki bir gün kendi yazdığım müzikalde oynama şansı bulurum kim bilir… Kıymetlim grup Peyk biricik “Hamiyet Müzikali”ni hayata geçirdiğinde bu konuya dair daha umutlu bakabilmeye başladım ama yaşam çok hızlı akıyor, neler yapacağımı ben de bilmiyor ve yolda şekillenmeyi seviyorum, bakalım bakalım.
- Genç kadın müzisyenlere özellikle ne söylemek isterdin? Hangi cesaret cümlesi senin için çalıştı?
Ses mühendisi bir dostumun bana sıkça hatırlattığı bir laf var: “Finished is better than perfect” yani “Tamamlanmış, mükemmelden iyidir” gibi bir şey. Konu sanat olduğunda bir sınır ya da final noktası yok malum, esere sonsuza dek müdahale etmek mümkün, ‘tamam, bitti’ demek tamamen sanatçının insiyatifinde. İnsan her an gelişmeye/değişmeye devam eden bir varlıkken sanatçının “tamam” demesi de oldukça zorlaşıyor, hep ‘bir adım daha öteye götürebilirim’ hissiyle eserin yakasını rahat bırakmamaya müsait varlıklarız. O tamamlanmışlık hissine bir türlü varamadığı için daha hiçbir işini yayınlamamış nice yetenek abidesi tanıdım. O yüzden bir tavsiyem olacaksa bu şu olurdu: “Mükemmeliyet bir yanılsama; elimizdekinin daha iyisine erişmek için üzerine süs eklemeye değil ona veda etmeye ihtiyacımız var. Bırakın süreçteki gelişimi bizler de görelim, bitmişlik hissini beklemek yerine paylaşın ki nereden nereye geldiğinizin şahitleri olarak gururlanalım. Ve unutmayın ki mükemmel olan bir şey varsa o da hatalarla dolu yolculuğun ta kendisi. Not: ben aslında tavsiye vermeyi de hiç sevmem, yolda her şeyi gözleyip öğrenmeye daima devam edenlerdenim ve gördüğüm kadarıyla kadınlar elini neye atsa zaten şahane sonuçlar alıyor, aynen devam be!”
