ilham veren yolculuk...

Peki Ben Bu Dünyada Ne Kadar Yer Kaplıyorum?

Son zamanlarda kendime en çok bunu soruyorum. Cevabını bildiğimden değil. Belki de tam tersine, cevabını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğim için.

Kendimi bildim bileli bir şeyleri kaydediyorum. Defterler, eskizler, telefon notları, eski biletler, fotoğraflar, cebimde unuttuğum küçük kâğıtlar… Hayatı biraz fazla ciddiye alan biri gibi görünmek istemem ama sanırım “full-time collector” tanımı bana gerçekten uyuyor.

Eskiden bunun unutkanlığıma karşı geliştirdiğim bir refleks olduğunu düşünürdüm. Sonra fark ettim ki mesele unutmak/ unutmamak değilmiş.

Kaydetmek, dünyada bıraktığımız izin sınırlarını yoklamak için yaptığımız bir eylem gibi.

Çünkü bazen insan yaşadığını bile ancak geriye dönüp baktığında anlayabiliyor.

Telefonlarımız binlerce fotoğrafla dolu. Ve bu fotoğrafların çoğuna bir daha hiç bakmıyoruz. Buna rağmen silmeye de kıyamıyoruz. Sanki fotoğrafın kendisini değil, o gün dünyada kapladığımız yeri siliyormuşuz gibi geliyor belki de.

Doğum günleri, yolculuklar, kahveler, konserler… 

Bir yandan da bize sürekli “anı biriktirmemiz” gerektiğini söyleyen görünmez bir baskı var. Her şey özel olmalı, her şey kutlanmalı, her an kayda değer olmalı.

En çok da bu zorunlu mutluluk hâli yoruyor beni.

Oysa bazı günler sadece sıradan olmak istiyor. Bazı yolculuklar sadece bir yerden başka bir yere gitmekten ibaret. Her şeyi hatırlamak istemiyoruz bazen. Ama yine de elimiz bir şekilde kayıt tuşuna gidiyor.

Neden?

Sanırım bunun cevabı hafızadan çok yer kaplamakla ilgili.

Mimarlık okurken “yerleşmek” kelimesini sık sık duyuyordum. Bir yapının araziye yerleşmesi, bir hacmin boşlukla kurduğu ilişki…

Ve fark ettim ki insanlar da hayatın içine böyle yerleşmeye çalışıyor.

Çevremizde görünmeyen çizgiler var sanki. Kimisi birbirine bağlanıyor, kimisi düğüm oluyor, kimisi kopuyor. Bazen bu çizgiler insanlar oluyor. Bazen yıllardır kullandığımız bir kupa. Bazen her gün aynı saatte önünden geçtiğimiz fırın. Fark etmeden kendimize küçük koordinatlar oluşturuyoruz. 

Eve dönebilmek için değil sadece; kim olduğumuzu unutmamak için. 

Bense en çok defterlerle yerleşiyorum hayata.

Öyle ki defterlerim daha çok zihnimin o gün nereye yürüdüğünü gösteren haritalar gibi. Bir sayfada sadece yürürken gördüğüm bir sandalye var. Başka bir sayfada market fişinin yanına iliştirilmiş tek cümle. Bir diğerinde ise hiçbir anlam ifade etmeyen karalamalar. Aylar sonra dönüp baktığımda fark ediyorum ki hepsi, zihnimin o gün nasıl hareket ettiğinin bir arşivi. 

Sanırım kaydetmenin en sevdiğim tarafı bu.

Düşüncelerimin izini görebilmek.

Yolculuklarda bunu daha çok hissediyorum.

Yolculuklar bana hep zamanın normal akışından kısa süreliğine ayrıldığımız yerler gibi geliyor. 

Ne tam bulunduğun yerdesin ne de varacağın yerde. Aradaki boşlukta sadece -düşünmeye- kalıyorsun.

Otobüste, trende ya da uçakta… Buradan şuraya gitmek kaç saat sürüyorsa, sanki o kadar zamanı bir poşete koyup elimize veriyorlar.

Artık o saatlerde yetişkin sorumluluklarından muaf sayılabiliyorsun.

Ne maillere cevap vermek zorundasın.

Ne de yetişmen gereken bir şey var.

Sadece camdan bakıyorsun.

Ağaçlar geçiyor.

Tarlalar geçiyor.

Evler geçiyor.

İşte en çok o anlarda düşünüyorum.

Acaba gitmeyi mi seviyorum, yoksa gitmenin bana düşünmek için açtığı boşluğu mu?

Belki hepimiz aynı sorunun etrafında farklı adımlarla dolaşıyoruz. Kim bilir…

Bu dünyada ne kadar yer kaplıyoruz?

Muhtemelen hiçbir zaman net bir cevap olmayacak. Belli ki insan, dünyada kapladığı yeri ölçemiyor. Ama kaydettikçe, çizdikçe, yazdıkça, o görünmeyen sınırın etrafında biraz daha dolaşabiliyor.  

Ve ben sanırım bu yüzden kaydediyorum.

Bir şeyleri unutmamak için değil.

Dünyada kapladığım yerin sınırlarını her seferinde yeniden yoklayabilmek için.

Leave A Comment